Aksaray Haberleri

TARİKATLARIN DOKUNULMAZLIĞI VAR DA HABERİMİZ Mİ YOK?

Bazen insan bu ülkede köşe yazarlığı yaparken de, bir anne, bir baba ya da sadece vicdan sahibi bir fert olarak yaşarken de nefesinin kesildiğini hissediyor.
Toplumların çürümesi birdenbire olmuyor işte; adaletin terazisi önce hafifçe eğriliyor, sonra vicdanlar sağırlaşıyor ve en nihayetinde hukuk, suçluyu koruyan kanlı bir zırha dönüşüyor.
Son haftalarda ardı ardına gelen kahredici haberlerle resmen hukukun ve insanlığın can çekişine tanıklık ediyoruz. Bir tarafta Hiranur Vakfı davasında altı yaşındaki öz kızını istismara terk eden Yusuf Ziya Gümüşel’in bir “usul” oyunuyla sessiz sedasız tahliye edilmesi, diğer tarafta dört yaşındaki kızıyla birlikte sahilde cansız bedeni bulunan Fatma Nur Çelik’in göz göre göre gelen o feci trajedisi…
Bu iki olay bize çok net bir şey söylüyor: Geçmişteki Karaman Ensar Vakfı skandalından bugüne uzanan o ürkütücü cezasızlık geleneği aynen, hiç hız kesmeden devam ediyor.
Hiranur Vakfı davasında mağdur kadın; çocukluğunu çalan o vahşeti fotoğraflarla, ses kayıtlarıyla, adeta canını ortaya koyarak kanıtlamıştı.
Hepimizin içini bir nebze olsun soğutan o mahkûmiyet kararı, Yargıtay’ın bürokratik dehlizlerinde yaş tespiti, tanık eksikliği gibi bahanelerle un ufak edildi.
Yargı, bir çocuğun yıllar süren feryadını duymaktansa, sanık babayı adli kontrolle sokaklara salmayı tercih etti. Bu tahliyeden hemen önce ise hafızalarımıza Fatma Nur Çelik’in o çaresiz haykırışı kazınmıştı.
Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisinin cinsel istismarına maruz kalan, küçük kızının da aynı cehenneme itildiğini görerek adliye önlerinde nöbet tutan o anne, “Ölürsem üzerinin intihar süsüyle örtülmesine izin vermeyin, peşine düşün” diyerek hepimize vasiyet bırakmıştı.
Sonuç ne oldu? Bir anne ve dört yaşındaki yavrusu Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu!
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ise kalkmış faturayı hayatını kaybeden o acılı anneye kesmeye çalışıyor, sorumluluktan kaçıyor.
Soruyorum yetkililere: “Öldürüleceğim” diye feryat eden bir anneyi ve küçücük bebeğini korumak devletin namus borcu değil midir?
Bu korkunç esnekliğin, bu rahatlığın arkasında Ensar’dan beri ilmek ilmek örülen cemaat dokunulmazlığı yatıyor.
Hukuk, tarikat figürlerinin pervasız güç gösterileriyle resmen çiğneniyor. Nitekim kamuoyunda “Cübbeli Ahmet” olarak bilinen şahıs, bu tahliyeyi büyük bir “müjde” olarak duyururken adaletin aslında kimlerin eliyle şekillendiğini de ağzından kaçırıverdi.
Bu tahliye için arkada yürütülen karanlık kulisleri, devlet nezdinde yapılan üst düzey görüşmeleri ve iktidara yakın medyanın “özel emeğini” anlatarak teşekkür sırasına girdi.
Bu pervasız itiraf; yargı kararlarının mahkeme salonlarında değil, tarikat holdinglerinin koridorlarında ve siyasi pazarlık masalarında alındığının en somut, en utanmaz kanıtı değil de nedir?
Bir ülkede çocuklar gelinliklerle karanlığa gömülüyor, anneler adliye önlerinde çırpınırken adalet yerini bulmuyorsa, o ülkede gelecekten falan bahsedilemez.
Hukuk; güçlülerin, cemaat bağlantısı olanların suçlarını dini nüfuz ticaretiyle aklama yeri olamaz, olmamalıdır.
Eğer adalet mekanizması kurbanı korumuyorsa, Fatma Nur gibi çaresizler böyle karanlığa gömülür gider.
Bizlerin, bu ülkede kalem oynatanların ve bu toplumun her bir ferdinin ödevi; usul oyunlarının ve tarikat kulislerinin ardına saklanan bu kurumsallaşmış hukuksuzluğu bıkmadan, usanmadan yazmak ve asla unutturmamaktır.
Ne o küçük çocuğun çalınan çocukluğunu ne de Fatma Nur ile yavrusunun dalgalarla boğulan adalet çığlığını unutturacağız.
Vicdan mahkemelerinde bu dosyalara gözünü kapatan, Yusuf Ziya Gümüşel’i cezaevi çıkışı tekbirlerle karşılayan ve bu rezillikleri bilip de susan herkes ebediyen mahkumdur!
Mazlumun yanında olan herkese esenlikler dilerim…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu